Yazı Detayı
29 Mart 2015 - Pazar 11:45 Bu yazı 1729 kez okundu
 
BEYAZ DAĞIN HÜZNÜ
PROF. DR. ALİ ÇAVUŞOĞLU
 
 

Atalarımız derlerdi ki, iyi insanlar toprak üzerinde yürümeye başlayınca bastığı yerler heyecanlanır, onun geçtiği yerlerdeki bitkiler sevinir, canlanır; tabiat melekleri yanlarından ayrılmazlarmış. Kötü insanları gördüklerinde ise hüzünlenirler, hemen oradan ayrılırlarmış. Bizim dağlarımızda da iyi insanlarla birlikte iyi soylu atlar vardı. İyi insanlarımız elbette hala var, fakat iyi atlarımızın hikayeleri bile unutuldu ve Necib Fazıl Kısakürek'in deyişiyle iyi insanların çoğu da bu dağlardaki iyi atlara binip gittiler. 


İşte bu iyi insanlardan biri; soylu kutsal beyaz atlardan birine binerek hayli zamandır Erciyes'te dağ melekleriyle arkadaşlık etmekte olan Rahmetli Prof. Dr. Abdülmecid Doğru. 1970'li yıllarda Kayserililerin Erciyes'i değerlendirmekte çok geç kaldıklarını, fakat ekonomik refahla birlikte çok geçmeden bu dağın değerinin fark edilip 20 yıl içerisinde şehir ekonomisine önemli katkılarda bulunabileceğini söylemişti. Bu değerli bilim adamından aldığımız heyecanla 1980'li yıllarda uluslar arası merkez yapmak hayaliyle bir dernek bile kurmaya kalkışmış, başarmıştık da. Ne var ki, dünyanın pek çok yüksek dağlarına gitmiş, Pamir'de Türk Dağcıları gibi Türk kültürü açısından son derece önemli bir eseri de olan bu uzak görüşlü bilim adamının ne bu kehanetvari düşüncesi gerçekleşti ne de hayallerimiz.

Zannedildi ki kayak tesisleri yapılınca hayaller gerçekleşecek… Oysa tekamülün gerçekleşmesi öyle olmuyordu. Önce hayalleri ve idealleri olan insanların sayısını arttırmak; ne olursa olsun hayallerde canlandırılan şeylerin pek çok kişi tarafından talep edilir hale getirilmesi gerekiyordu. Bunun buradaki bağlamıyla, ne demek olduğunu izah etmek için şöyle bir örnek vereyim. 1990'lı yıllardı. Fransa'dan kayakçılar gelmiş; hatırladığım kadarıyla kış sonu, mart ayıydı. Rehberlik eder misiniz dediler. Tamam dedim ve Aksu Yurduna kadar rehberlik ederek onlara daha yukarılara nereden çıkacaklarını gösterdik. Giderken sohbet etme fırsatımız oldu. Erciyes'i layıkıyla tanıtmamış olmamızdan yakındılar. Rehberleri Paris'te yaşayan ve diğer Fransızlarla aynı kulübe üye diş doktoru bir Türktü. 16 kişi idiler. Bir haftalık Türkiye turları sona ermiş ve giderayak bir de Erciyes'i görmek istemişler. Buraya da Aladağlar'dan gelmişlerdi. Hacılar gibi küçük bir yerde spor kulübü olmasına sevinmişlerdi. Kaç üyeniz var diye sordular. O sıralada 100 civarında falan idi, söyledik. 100 bin zannetmişler, şaşırdılar, sonra 100 kişi deyince güldüler. Hala arttığını zannetmediğim bu sayının da sporla ilgileri olmayan esnaflardan oluşturulduğunu hatırlıyorum; tabii bir statüko çerçevesinde. Sonra biz sorduk onların kulüplerinde kaç üye olduğunu. 400 binmiş. Paris'in nüfusunu söylediklerini zannettik. Ama gerçekti söyledikleri. Zira Fransızların %80'i aktif olarak spor yapıyordu.

İşte size Avrupa'dan başka birkaç basit örnek: 65 milyon nüfuslu İngiltere ve Galler'de kayıtlı sivil toplum kuruluşunun sayısı 180.000'dir. 7 milyon nüfuslu İskoçya ve Kuzey İrlanda da ise bu rakam 22.000 civarında. Kayıtlı olmayanlar da dâhil edilince sayı 900.000'e ulaşmaktadır. Bu sivil toplum kuruluşlarının yıllık gelirleri ise 90 milyar dolar civarında olup İngiliz ekonomisinin % 6 sını oluşturmaktadır.

Birkaç büyük futbol kulübü hariç, 70 milyonluk Türkiye'yi buyurun kıyas edin bununla nasıl kıyas edecekseniz. Zorlayarak bu sayının 1/3 oranına ulaşılabilir belki, ancak o da gerçek değildir. Zira pek çok kurumun mayasında olduğu gibi, dernek ve sivil toplum kuruluşlarının mayasında da statükoculuk vardır.

Şimdi tekrar göz önündeki bir hakikate dönelim. Bu beyaz dağın tek zenginliği dış yüzünde görülen ve şehrin üzerine çöken bütün karalığa inat sütten daha ak karları değildir. Elbette cezp edici bir unsurdur, fakat cezp edici başka o kadar çok zenginliği var ki! Bu karları dahi tam olarak görülemedi ne yazık ki!

Yıllardır bu dağın tepesinde gezdiğimiz için her özelliği hakkında rahatça konuşabileceğimi düşünüyorum. Zira bildiklerim sadece kitabi değil, tecrübi ve aynidir.

Ne kadar heyecanlanmıştık, Erciyes'in üç yüz altmış beş gün turizmden gelir getirecek bir dağ haline getirileceğini ve tüm cepheleriyle değerlendirileceğini duyunca. Dediler ki, Hacılar Belediyesi, Büyükşehir'in hazırlamakta olduğu master plan çerçevesinde yapılacak bir toplantıya ev sahipliği yapacak, sen de Erciyes'le ilgilisin gel de düşüncelerini söyle. Heyecanla katıldım toplantıya. Amaç ve yapılacaklar anlatıldı. Nihayet bana da söz sırası gelince Erciyes'in sadece kış sporları açısından değil, tarih, dinler, flora ve fauna açısından da çok önemli olduğunu söylediğimi hatırlıyorum, hatta yapılması düşünülen tesislerin hemen yanı başında en az iki bin sene öncesine ait bir tapınak şehir ya da bir site devlet kalıntısı olduğunu da söylemiştim. Toplantıda bulunan ecnebiler bunu duyunca çok heyecanlanmışlar ve mutlaka burayı görmek istediklerini söylemişlerdi. Hatta ben de onlara rehberlik yapabileceğimi söyleyince mihmandarları telefon numaramı almış ve mutlaka beni arayacaklarını belirtmişti. Böyle bir şey olmadı tabii. Daha sonra Kayseri cephesinin ve özellikle Hacılar tarafının öneminden bahsetmeye başlayınca koordinatör olan zat, bölgecilik yapmamak gibi abuk sabuk bir şeyler söylemeye başlamış, ben de görüşlerimi noktalamıştım. Ancak kendimce doğru bildiklerimi söylemeye devam ettim; özellikle İlifos harabelerinin mutlaka kullanılması gerektiğini söyledim; çünkü ortada ayan beyan tarihi bir hakikat vardı. Hatta bir vesile ile dostluk kurduğum Etnografya müzesinden değerli bir mühendisle de konuşup kağıt üzerinde bir proje ekibi oluşturdum. Amacım burada yerel idarenin ve sivil toplum kuruluşlarının destekleyeceği bir proje ile buranın gözde, tarihi-arkeolojik bir mekan haline gelmesine katkıda bulunmaktı. Erciyes Üniversitesi'nden bir iki öğretim üyesine söyledim. Biri Roma dönemiyle ilgilenmediğini ve hem dağa da çıkamayacağını, diğeri de yine bu dönemle ilgilenmediğini, sanat tarihi çalıştığını söylemişti. Ankara'dan meşhur bir arkeologa durumu elektrnonik postayla bildirdim. Bu bilim adamı konuyla doğrudan ilgili olmayan benim arkeoloji ve kadim tarihe ilgi duymama çok sevinmişti, çok güzel bir düşünce olduğunu bildiriyordu, fakat işleri çok fazlaydı ve şimdilik Kayseri ile ilgilenmesi mümkün değildi. Arkeolojik bir projenin sürdürülebilmesi için gerekli şartlardan biri de alanda en az bir doçentin projeye rehberlik etmesi gerektiği idi. Ne yazık ki öyle birine ulaşamadım. Proje düşüncesini de rafa kaldırdım. Fakat her fırsatta Erciyes'in zirvesine yakın bir konumda hem de turizm tesislerinin yanı başında yapılacak koruyucu bir arkeolojik çalışmanın gerekliliği üzerinde durdum; duymayan kalmasın diye burayla ilgili fotoğrafları paylaştım.

Batılılar böyle mekanları çok severlerdi. Kültür turizmi ancak böyle mekanlar aracılığıyla olurdu zira. Hele dağ turizmi kapsamında tarihi mekanların olması asla kaçırılmaması gereken fırsatlardı. Bir ara Kayseri Büyükşehir Belediyesi'ne de burayla ilgili bir rapor gönderdim. Sağ olsunlar tenezzül edip aradılar ve uygun bir zamanda çağıracaklarını söylediler; fakat herhalde yatırım heyecanıyla unutuldu gitti, ya da gerçekten kayda değer bir yer olarak görülmediğinden değerlendirilmesi düşünülmedi. Ancak benim yirmi otuz yıl önceki görüşlerim ne ise bugün de aynı ve Erciyes'in hem tarihi hem doğal kültür dokusuyla birlikte kullanılmasının düşünülmemesi bana göre memleket için büyük bir kayıptır.

Kazanımları yanında başka kayıpları da var elbette Kayseri'nin, fakat en büyük kayıplarından biri Erciyes'e an yakın yerleşim yeri olan Hacılar'ın, Hacılar Kapı denen yere, yani kayak alanına 4-5 km mesafede, dünyanın görebileceği buzul çağlarından kalma buzul kütlelerine ise yaklaşık 10 km mesafedeki Hacılar yerleşim alanlarının master plan içerisine alınmamış olmasıdır. Ümit edilir ki Hacılar'daki yeni yönetim daha uzakları görür de kentsel dönüşüm adı altında varoş kültürünü canlandırmaktan ve Hacılar'ı seçkin bir turizm bölgesi olmaktan iyice uzaklaştıracak kentsel dönüşüm adı altında tamamen yanlış anlaşılan çok katlı binalar dikme garabeti ile uğraşmaz. Mesela göz boyama kabilinden uyduruk bir meydan düzenleme çalışması yerine Erciyes'e harcanan paranın bir kısmı Hacılara harcanmış olsa, önce bir dağ köyü inşa edilmiş olsa ve teleferikler de buradan başlamış olsaydı, o zaman dünyanın sayılı kayak, turizm ve kültür merkezlerinden biri olabileceğini görecektik. Hem insanların dağın tepesine kadar araçlarıyla gitmesi gerekmeyecek, Hacılarlı sırf para harcamak ve eğlenmek için gelen insanların kasabalarından teğet geçişlerini izlemeyecek, bizzat bu gelir gider ekonomisine katılacak, gözleri açılacak hem de insanlar daha yukarılara araçlarıyla gitmeyip pek çok riskten korunmuş olacaktı. Sonuçta ilk önce kazanması gereken çevre insanı kazanacak, ufukları daha da açılacak, arzu edilen toplumsal-kültürel kalkınma da hızlanacaktı. Hatırladığım kadarıyla ortalıkta böyle vaatler de dolaşıyordu o sıralar, fakat onlar da unutuldu gitti herhalde. Her şeyi ne de çabuk unutuyorduk öyle.

Hacılar tarafına yapılan kayak tesislerinin yerinin de pek isabetli olmadığının bilinmesi gerekir; ancak elbette yapılan şeyin kötüsü olmaz ve bu hususta Büyük Şehir Belediyesi'ni ne kadar takdir etsek azdır. Ne var ki bugünkü mevcut durum her şeyin düşünüldüğü gibi gitmediğini göstermektedir.

Master plan oluşturulurken kayakçılarla Erciyes turuna ben de katıldım ve zamanın Hacılar belediye başkanına görüşlerimi ilettim. Hatta daha belediye başkanı olmadan önce, başkan adayını Serçer yaylasına götürdüm ve Erciyes'te yapılması düşünülen tesislerin yer tespitlerinin yanlış olduğunu belirttim. Zira bu bölgenin çok tipi ve güneş aldığını, bu nedenle karın fazla durmadığını, kayak için uygun olmadığını; tesis yapılacaksa bunun Peri Kartını'nın batı tarafından Çarık-Oğlakkıran istikametinde olması gerektiğini ifade
ettim. Dikkatle dinlemişti, sonra da zamanı gelince, yani başkan olunca beni çağırıp, tekrar bir değerlendirme yapabileceğimizi söylemişti. Seçimden birkaç ay sonra da belediyeye uğradım ve beş yıl boyunca yaptığım tespitleri fotoğraflarla birlikte arz ettim. Herhalde ya ben inandırıcı olamadım, ya bilimsel tespitler daha ön plana geçti ya da başka raporlar daha muteber görüldü.

Elbette benim söylediklerim tümüyle isabetli olacak değildi; ben de bunda ısrar etmenin o zaman için anlamsız olacağını düşündüm ve kendi köşeme çekildim. Hatta uluslar arası bir merkez yapmak hayaliyle kurduğumuz dernek yönetiminde de statükoculuk devam ettiği için ayrıldım. Fakat İlifos'u aklımdan çıkarmadım. Her sene hazine arayıcıları tarafından yok edilmeye devam edilen bu dağın korunması gerektiğini düşündüm ve devletin ilgili kurumuna müracaat edip durumu bildirdim. Arkeologları götürüp bu dağı incelemeleri için yardımcı oldum. Hem çok sevindiler hem çok şaşırdılar. Şimdi İlifos 1. derece arkeolojik sit alanıdır. Bunun böyle olduğunu ilan etmek ve gerekli çalışmaları yapmak zorunda olan bazı kurumların da görevlerini layıkıyla yapmadıkları anlaşılmaktadır. 100 civarında mikro ev temelleri hala mevcut olan, etrafı 1050 metre uzunluğunda bir surla çevrili bulunan zirvedeki bu tarihi yerleşim alanı tahripten daha ne kadar süreyle masun kalabilir bilmiyorum; fakat şayet değerlendirilebilirse bu durum, turizm için çok büyük bir kazançtır. Kayak, buzul, ziyaret yerleri bir yana bu dağdaki tarihi kültürü bir kez de burada anlatmak isterim.

 
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı